Accent'im ve Ben: Amerika'da Farklı Bir Ses Olmak

Starbucks'ta isim söyleterken, konferansta sunum yaparken, PTA meeting'de. Aksanla yaşamak, kabullenmek ve güçlenmek.

Dr. Sait Tüzel
Dr. Sait Tüzel

22 Mart 2026

Accent'im ve Ben: Amerika'da Farklı Bir Ses Olmak

"The limits of my language mean the limits of my world."

Wittgenstein

Starbucks Testi

Her göçmenin bir Starbucks hikayesi vardır. Benimki New Jersey'deki bir şubede, bir Ocak sabahı başladı.

Barista gülümsedi. "Name?"

"Sait."

Kaşları kalktı. "Sorry?"

"Sa-it. S, A, I, T."

Barista markeri kaldırdı, bardağa bir şey yazdı, sipariş verildi. Beş dakika sonra seslenildi: "Site? Grande latte for Site?"

Site. Bir web sitesi gibi. Tezgaha yürüdüm, bardağı aldım, "Site" yazan etiketle göz göze geldim. Güldüm. Ne yapacaksınız, ağlayacak halimiz yok.

Ama o gülmenin altında bir şey vardı. Adımı söyleyememek değil mesele; adımı söyleyip anlaşılamamak. Kimliğinizin en temel parçası, isminiz, karşınızdakinin kulağında başka bir şeye dönüşüyor. Ve siz buna alışmayı öğreniyorsunuz. Bir süre sonra "Sait" demeyi bırakıp "Sam" denemeyi düşünüyorsunuz. Sonra "hayır, ben Sam değilim" deyip geri dönüyorsunuz. Sonra tekrar düşünüyorsunuz. Bu döngü bitmiyor.

O günden sonra Starbucks'ta bir sistem geliştirdim. "Sait" yerine "S" diyorum. Sadece harf. Barista "S" yazıyor, hayat devam ediyor. Ama her "S" yazdırdığımda içimden "Sait" diye fısıldıyorum. Adımı bardağa yazdıramıyorum belki, ama taşımaya devam ediyorum.

Kişisel Deneyim

Bir keresinde Starbucks'ta barista "Name?" dedi, ben alışkanlıkla "S" dedim. Arkamdan bir Hint aksanlı adam "Srinivasaraghavan" dedi. Barista dondu. Adam gülümsedi. "Just write Sri," dedi. Gözlerimiz buluştu, ikimiz de güldük. O an, iki yabancı, iki farklı aksanın arasında, bir Starbucks kuyruğunda, dünyanın en kısa dayanışma anını yaşadık.

Konferans Salonu: 300 Kişi, Bir Aksan

Starbucks'ta bardağa yanlış isim yazdırmak komik. Ama akademik bir konferansta, 300 kişinin önünde sunum yaparken aksanınız size komik gelmiyor. Ter geliyordu.

Philadelphia'daki ilk büyük konferansımı hatırlıyorum. 2019, Kasım ayı. Sunum 15 dakika. Hazırlık: üç hafta. PowerPoint mükemmel, veriler sağlam, bulgular ilginç. Tek sorun, bulguları sunacak olan ağız benim.

Aynaya bakarak pratik yaptım. "This study examines..." Hayır, "th" sesi yanlış. Tekrar. "This study examines..." Dilim üst dişlerime yeterince temas etmiyor. Tekrar. Eşim kapıdan baktı: "Kim seninle kavga ediyor?" "İngilizce," dedim. "Ve kazanıyor."

Sunum günü geldi. Sahneye çıktım. Mikrofon ellerimde, eller terli, mikrofon kaygan. İlk cümleyi söyledim. Aksanım oradaydı, her zamanki gibi, sadık bir gölge gibi peşimde. "R" harflerini yuvarlıyordum, "th" sesleri "d" ye dönüyordu, vurgular bazen yanlış hecelere düşüyordu.

Ama bir şey oldu. Kimse kaşını kaldırmadı. Kimse gülmedi. İnsanlar dinliyordu. Not alıyordu. Yani aksanımı dinlemiyorlardı, söylediklerimi dinliyorlardı. On beş dakika bitti, soru-cevap başladı. Ve salondan en çok soruyu ben aldım.

Sunumdan sonra koridorda yaşlı bir profesör yanıma geldi. Prof. Hobbs. Indiana'dan. Saçları beyaz, gözlükleri kalın, tebessümü samimi. Elimi sıktı ve dedi ki:

"Your accent is your story. Don't ever try to erase it."

Aksanın senin hikayen. Onu silmeye çalışma.

O cümle bende kaldı. Hala kalıyor. Prof. Hobbs muhtemelen o cümleyi söylediğini bile hatırlamıyordur. Ama ben hatırlıyorum. Koridorda, plastik bardakta kötü konferans kahvesi içerken, bir yabancının bana verdiği en değerli hediye.

"El-sabru miftahu el-ferec." Sabır, ferahlığın anahtarıdır.

Arap atasözü

PTA Meeting ve İş Dünyası: Gündelik Savaşlar

Konferans salonlarında aksan bir hikaye olabilir. Ama günlük hayatta, aksan bazen bir duvar.

İlk PTA meeting'imizi anlatayım. Çocuğumuzun okulunda, kütüphanede, katlanır sandalyelerde oturuyoruz. Etrafta "soccer mom"lar, ellerinde pumpkin spice latte'ler, gündemde okul bütçesi. Ben de oradayım. Demokratik katılım. Muhteşem.

Söz hakkı aldım. Çocukların fen laboratuvarı hakkında bir önerim vardı. Ağzımı açtım. "I think we should consider allocating more resources to the science lab because..." Cümle uzadı, aksan belirginleşti, bir kelimede takıldım, "laboratory" dedim ama vurgu yanlış yere düştü, "la-BOR-a-tory" yerine "la-bo-RA-to-ry" dedim. Yanımdaki kadın hafifçe başını yana eğdi, o evrensel "ne dedi bu?" mimigini yaptı.

Cümleyi bitirdim. Kimse bir şey demedi. Sonra başka bir veli söz aldı, benim önerimi tekrar etti, düzgün aksanla. Herkes başını salladı. Ben de salladım. İçimden "aynı şeyi ben söylemedim mi?" derken dışarıdan "great point" dedim. Göçmenlik, bazen başkasının ağzından kendi fikirlerinizi alkışlamaktır.

Kişisel Deneyim

Zoom toplantılarının başlamasıyla yeni bir korku keşfettim: unmute butonu. Herkes sessizken, o butona basıp konuşmaya başlamak, aksanınızı odaya davet etmek gibi. İlk aylarda gereksiz yere mute kalıyordum. Chat'e yazıyordum. Sonra fark ettim ki chat'te aksan yok ama etki de yok. Konuşmayan insan, toplantıda yoktur. O günden sonra unmute'a basıyorum. Bazen takılıyorum, bazen yanlış vurgu yapıyorum, ama oradayım. Sesim var.

Doktorda da yaşıyorsunuz bunu. Semptomlarınızı anlatıyorsunuz, doktor "one more time?" diyor. Siz tekrar ediyorsunuz. Doktor notu yazıyor ama yüzünde "acaba doğru mu anladım" ifadesi var. Siz de "acaba doğru mu anlattım" diye düşünüyorsunuz. Sonuçta iki taraf da biraz tahminle ilerliyor. Tıbbi iletişimde aksan bariyeri, kimsenin yazmadığı ama her göçmenin bildiği bir gerçek.

İş dünyasında da benzer hikayeler yaşadım. Bir startup pitch'inde yatırımcıların önünde sunumum vardı. Beş dakika, her kelime önemli. Hazırlandım, ezberledim, aynada pratik yaptım. Sunumu yaptım. Bittikten sonra bir yatırımcı yaklaştı. Ürünü sormadı. "Where are you from?" dedi. İçimden "ürünü konuşalım" derken dışarıdan "Turkey" dedim. "Oh, I love Istanbul!" dedi. Beş dakikalık pitch'imin özeti: İstanbul güzelmiş.

Bir de telefon görüşmeleri var. Yüz yüze aksanınızı beden dilinizle desteklersiniz. El hareketleri, yüz ifadeleri, jestler. Ama telefonda sadece sesiniz var. Ve o ses aksanlı olduğunda, karşı taraf bazen otomatik olarak "bu kişi İngilizce bilmiyor" moduna geçiyor. Daha yavaş konuşmaya başlıyorlar. Kelimeleri heceliyorlar. Siz "ben doktora yapmış bir akademisyenim" demek istiyorsunuz ama "yes, I understand, thank you" deyip kapatıyorsunuz.

Ama öğrendim. Zamanla öğrendim ki aksanınız sizi farklı kılar ve farklılık, doğru kullanıldığında, güçtür. O yatırımcı İstanbul'u seviyordu. Ben de İstanbul'u seviyordum. Orada bir bağ kuruldu. Aksan, bazen köprüdür.

Silmeye Çalışmak vs Sahiplenmek

Bir dönem aksanımı silmeye çalıştım. YouTube'dan "American accent training" videoları izledim. "Butter" kelimesini yüz kere tekrar ettim. "Water" dedim, "wader" oldu, "wah-ter" oldu, ne oldu bilmiyorum ama su sipariş edemez hale geldim. Aynaya bakarak "th" sesi pratik yaptım, dilim dişlerimin arasında, sanki İngilizce değil diş muayenesi yapıyordum.

Haftalarca uğraştım. "R" seslerini yuvarlamayı bırakmaya çalıştım. "L" seslerini düzeltmeye çabaladım. Bir accent coach'a bile gittim. Kadın bana bir ayna tuttu, dilimin pozisyonunu gösterdi, "feel where your tongue touches the palate" dedi. Saatlik ücreti, bir haftalık Starbucks masrafıma eşdeğerdi. Üç seans gittim, sonra bıraktım. Çünkü her seanstan sonra kendimi daha az "ben" hissediyordum.

Sonra bir gün eşimi aradım. Telefonda bir şey anlattım, eşim dedi ki: "Sen misin? Sesin garip çıkıyor." Farkında bile olmadan kendi eşimle konuşurken sahte Amerikan aksanı yapıyordum. O an durdum.

Ne yapıyordum ben? Sesimi, kimliğimin sesini değiştirmeye çalışıyordum. Türkçe konuşurken bile aksanım var, İngilizce konuşurken de var. Bu aksan, Anadolu'nun toprak kokusundan, İstanbul'un gürültüsünden, annemin "gel yemek ye" sesinden yoğrulmuş bir şey. Onu silmek, geçmişimi silmekti.

Amerika zaten aksanlar ülkesi. Taksici Haitian Creole aksanıyla konuşuyor. Deli sahibi Brooklyn aksanıyla bağırıyor. Profesör Hint aksanıyla ders anlatıyor. Komşu Southern drawl ile "howdy" diyor. IT'deki adam Çin aksanıyla sunuyor. Herkesin bir aksanı var. "Aksansız İngilizce" diye bir şey yok aslında; sadece bazı aksanlar normalleştirilmiş, bazıları "yabancı" ilan edilmiş.

Geçen hafta Uber'e bindim. Şoför Etiyopyalıydı, aksanı kalındı, ama hikayesi daha kalındı. Yolda konuştuk. O da aksanı yüzünden zorlandığını anlattı. "People think I don't know things because of how I sound," dedi. "But I know three languages." Üç dil bilen bir insanın, tek dil bilen birinin önünde utandırılması. Bunun bir adı olmalı.

Ben de bu kalabalık koronun bir sesiyim. Farklı bir ses, ama koronun parçası.

"Nanakorobi yaoki." Yedi kere düş, sekiz kere kalk.

Japon atasözü

Aksan Anıları: Küçük Felaketler, Büyük Gülmeler

Aksanla yaşamanın bir güzel tarafı var: hikaye biriktirirsiniz.

Bir keresinde bir iş yemeğinde "I'd like a piece of cake" diyecektim. Ama "piece" kelimesindeki ince ses kayboldu ve masadaki herkes bir an duraksadı. Sonra güldüler. Ben de güldüm. O yemekten sonra herkes beni hatırladı. Kek hikayesi bir ice-breaker oldu. Aksanım, istemeden, sosyal sermayeye dönüştü.

Başka bir gün market kasasında "bag" istedim. Kasiyerin yüzü değişti. "Excuse me?" dedi. Tekrar ettim. Yine anlamadı. Üçüncüde elimle poşet işareti yaptım. "Oh, a bag!" dedi. Aynı kelimeyi söylüyordum ama ağzımdan çıkan ses onun kulağında başka bir şeye dönüşüyordu. Dil dediğimiz şey, ağızla kulak arasındaki mesafedir. Ve o mesafe, bazen Atlas Okyanusu kadar geniştir.

Çocuklarım da bu sürecin parçası. Oğlum bir gün okuldan geldi, gülerek. "Baba, arkadaşım senin aksanını taklit etti," dedi. Kalp duracak an. "Ne dedi?" diye sordum. "Senin 'very interesting' deyişini yaptı, herkes güldü," dedi. "Sen de güldün mü?" dedim. "Evet," dedi, "çünkü gerçekten komikti baba."

O an iki seçenek vardı: kırılmak ya da gülmek. Güldüm. Çünkü haklıydı. Benim "very interesting" deyişim gerçekten komik. "R" harfi fazla yuvarlak, "interesting" kelimesi fazla heceli, ve her seferinde başımı hafifçe yana eğiyorum. Bu benim. Bu benim "very interesting"im.

Kişisel Deneyim

Geçen yıl bir konferansta sunumumdan sonra genç bir Türk doktora öğrencisi yanıma geldi. Gözleri parlıyordu. "Sizi dinlerken çok rahatlattım," dedi. "Çünkü siz de aksanlı konuşuyorsunuz. Ben burada ağzımı açmaya korkuyordum." O an, aksanımın sadece benim hikayem olmadığını anladım. Benimle aynı korkuyu taşıyan binlerce insan vardı. Ve birinin aksanla sunum yapması, başkasına cesaret veriyordu. Aksanım artık sadece benim değildi; paylaşılan bir güçtü.

Kabul: Aksan Benim Pasaportum

Yıllar geçti. Aksanım hala burada. "Th" seslerim hala mücadeleli, "R" harflerim hala yuvarlak, vurgularım hala bazen kayıyor. Ama bir şey değişti: ben değiştim.

Artık aksanımdan utanmıyorum. Çünkü aksanım bana bir şeyi her gün hatırlatıyor: ben bir yolculuktan geçtim. Bir dili sıfırdan öğrendim, o dilde makale yazdım, o dilde ders anlattım, o dilde çocuklarımın okul toplantılarına katıldım, o dilde bir ülkede hayat kurdum. Aksanım bu yolculuğun izi. Bir savaş yarası değil, bir yol haritası.

Düşünün: aksansız konuşan bir göçmen, belki daha "düzgün" duyulur. Ama aksanlı konuşan bir göçmen, iki dünyanın sesini taşır. Her cümlesinde bir okyanus vardır. Her kelimesinde iki kültürün buluşması. Bu bir zayıflık değil, bir derinlik.

Artık Starbucks'ta da "S" demiyorum. "Sait" diyorum. Barista anlamazsa tekrar diyorum. Yine anlamazsa heceliyorum. Bardağa "Sight" yazarlarsa gülümsüyorum. Çünkü artık adımın bardağa nasıl yazıldığı değil, hayatıma nasıl yazıldığı önemli.

Konferanslarda sunumlarıma şöyle başlıyorum: "You might notice I have an accent. That's because I think in two languages and dream in a third one that's a mix of both." İnsanlar gülüyor. Buz kırılıyor. Sonra içeriğe geçiyorum. Ve içerik konuşuyor.

Kapanış: Farklı Bir Ses, Ama Güçlü Bir Ses

Bu sabah Starbucks'ta kahve aldım. Barista "name?" dedi. "Sait," dedim. Bardağa "Sy-eet" yazdı. Yeni bir versiyon. Koleksiyonum büyüyor.

Aksanım hala var. Her gün benimle uyanıyor, benimle konuşuyor, benimle susuyor. Toplantılarda benimle söz alıyor, sunumlarda benimle sahneye çıkıyor, telefonlarda benimle "hello" diyor.

Ama artık aksanım, uzmanlığımın değil zayıflığımın göstergesi. Hayır, tam tersini söyleyeceğim. Aksanım, zayıflığımın değil uzmanlığımın göstergesi. Çünkü iki dilde düşünebilmek, iki kültürü okuyabilmek, iki dünyanın kodlarını çözebilmek bir uzmanlıktır. Ve bu uzmanlığın sesi, aksanlıdır.

Her göçmenin bir aksanı vardır. Her aksanın bir hikayesi. Ve her hikaye, anlatılmayı hak eder. Takılarak, yuvarlayarak, bazen yanlış vurguyla, ama anlatılmayı hak eder.

Bir dahaki sefere birisi aksanınızı fark ettiğinde, utanmayın. O aksan, iki dünyayı geçip geldiğinizin kanıtı. O aksan, sizin pasaportunuz.

Ve pasaportlar, her zaman biraz yıpranmış olanlardır en çok hikaye anlatan.


Bu yazı, kişisel deneyimlerime dayanmaktadır. Göç sürecindeki diğer duygusal deneyimler için Çocuğumun İlk İngilizce Kelimesi ve Amerikan Rüyası: Beklenti vs Gerçeklik yazılarıma göz atabilirsiniz.

Son güncelleme: Mart 2026

aksanİngilizcegöçmen deneyimiözgüvenhumorkişisel gelişim