"We do not inherit the Earth from our ancestors; we borrow it from our children." Dünyayı atalarımızdan miras almadık; çocuklarımızdan ödünç aldık. Kızılderili atasözü
Sevgili Çocuklarım,
Bu mektubu bir gece yarısı yazıyorum. Dışarıda Rhode Island kışı var, rüzgar pencereye vuruyor, siz yukarıda uyuyorsunuz. Birinizin ayak sesleri geldi az önce; banyoya gidip geldiniz, yarı uykulu, sonra yine sessizlik. O sessizliğin içinde oturuyorum ve düşünüyorum: size ne bırakabilirim?
Para bir gün biter. Ev yaşlanır. Araba eskir. Ama bir fikir, bir kez aklınıza yerleşti mi, onu sizden kimse alamaz. Bu mektup, fikirlerden örülmüş bir miras. Bir gün belki bu satırları okursunuz ve "babamız neden bu kadar uğraşmış?" diye sorarsınız. İşte cevabı burada.
Bu mektup bir veda değil. Bir açıklama. Belki de bir itiraf. Babanızın dünyayı neden değiştirmeye çalıştığının, neden bazı geceleri çalışma odasının ışığını geç saate kadar açık bıraktığının, neden bazen telefonda heyecanla bir fikri anlattığının hikayesi.
Neden Eğitim?
Ben sınıflarda büyüdüm. Kelime anlamıyla. Türkiye'de ilk adımlarımı okulun koridorlarında attım, öğretmen odasının kokusunu parfüm gibi tanıdım. Sonra Rhode Island'da bir üniversitenin soğuk kampüsünde yürüdüm, cebimde sözlük, dilimde yarım İngilizce. Sonra California'nın güneşli sınıflarında hem öğrendim hem öğrettim.
Her sınıfta bir çocuk gördüm. Arka sırada oturan, parmak kaldırmaya çekinen, ama gözlerinde bir kıvılcım taşıyan bir çocuk. O çocuk bazen Türkiye'deydi, bazen Amerika'da. Bazen İngilizce konuşuyordu, bazen Türkçe. Ama hepsinin ortak bir şeyi vardı: birinin onlara "sen yapabilirsin" demesini bekliyorlardı.
Eğitim, bir binanın içinde yapılan bir şey değil. Eğitim, bir insanın içindeki ateşi yakmak. Bunu ben söylemiyorum, Yeats söylüyor.
"Education is not the filling of a pail, but the lighting of a fire." Eğitim bir kovayı doldurmak değil, bir ateşi yakmaktır. W. B. Yeats
Flalingo'yu bu yüzden kurdum. 75.000 çocuk bugün o platformda İngilizce öğreniyor. Yetmiş beş bin. Bu sayıyı her söylediğimde bir an duraksıyorum çünkü hala inanamıyorum. Ama size bir sır vereyim: o 75.000 çocuğun her birinin yüzünde sizi gördüm. Sizin iki dil arasında geçiş yapmanızı izledim, İngilizce bir kelimeyi Türkçe cümlenin ortasına nasıl sıkıştırdığınızı, Türkçe bir duyguyu İngilizce anlatmaya çalışırken nasıl duraksadığınızı. Ve düşündüm: bu deneyimi, bu zenginliği, dünyadaki her çocuk yaşayabilmeli.
Flalingo'nun ilk aylarında, gece üçte bilgisayar başında bir hatayı düzeltmeye çalışıyordum. Platform çökmüştü, öğrenciler derse giremiyordu. Bitkin ve kırılgandım. O sırada oğlum geldi, pijamalı, gözleri yarı kapalı: "Baba, ne yapıyorsun?" "Çocukların ders yapmasını sağlıyorum," dedim. "Hangi çocukların?" dedi. "Senin gibi çocukların," dedim. Gülümsedi, geri döndü yatağına. O gülümseme, bana bütün geceyi ayakta geçirecek enerjiyi verdi. O gülümseme hala veriyor.
Eğitim benim için bir meslek değil, bir varoluş biçimi. Sınıfta olmak, birinin öğrenme anına tanıklık etmek, o "aha" anındaki parıltıyı görmek; bunlar benim için hayatın en saf halleri. Akademiden girişimciliğe geçiş hikayemi daha önce yazmıştım, ama orada anlatamadığım bir şey var: o geçişin asıl sebebi sizdiniz. Siz bana öğretme tutkusunun sınıf duvarlarının ötesine geçebileceğini gösterdiniz. Siz bana bir ekrandan da ateş yakılabileceğini kanıtladınız.
Neden Teknoloji?
Size bir dünya bırakıyorum ve bu dünyanın en güçlü aracı teknoloji. Yapay zeka, algoritmalar, büyük veri. Bunlar soğuk kelimeler gibi görünebilir ama değiller. Her birinin arkasında bir insan kararı var: bu teknolojiyi ne için kullanacağız?
Bir bıçak ekmek de keser, yaralayabilir de. Teknoloji de öyle. AI bir çocuğa kendi hızında öğrenme imkanı verebilir, dilinden bağımsız olarak dünyanın en iyi öğretmenlerine erişim sağlayabilir, bir köydeki çocuğu bir şehirdeki çocukla aynı fırsatlara kavuşturabilir. Aynı AI, bir insanın mahremiyetini de çalabilir, gerçeği de çarpıtabilir, insanları birbirinden de kopartabilir. Aradaki fark niyettedir. Aradaki fark, o teknolojiyi kullanan insanın yüreğindedir.
Ben teknolojiyi seçtim çünkü eğitimin ölçeklenmesi gerekiyordu. Bir sınıfta otuz çocuğa ulaşabilirsiniz. Ama bir platformda yüz binlere. Türkiye'nin bir kasabasında, İngilizce öğretmeni olmayan bir okulda, bir çocuk ekranını açıp dersin başlamasını bekliyor. O çocuk için mesafe artık bir engel değil. İşte bunun için teknoloji. Bu, öğretmenin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor; tam tersi, öğretmenin dokunuşunu daha fazla çocuğa taşımanın yolunu arıyorum.
Sizden bir şey istiyorum: teknolojiyi kullanın ama ona teslim olmayın. Ekranın arkasında her zaman bir insan olduğunu unutmayın. Kodların arkasında kararlar, kararların arkasında değerler, değerlerin arkasında insanlar var. Siz o insanlardan olun. Teknolojiyi şekillendiren, yönlendiren, sorgulayan insanlardan. Bir algoritmanın "doğru" dediğine körü körüne güvenmeyin. Sorun: kime göre doğru? Kimin için doğru? Bu sorular sizi yavaşlatacak ama aynı sorular sizi dürüst tutacak.
Bir gün belki siz de bir şey kuracaksınız. Bir uygulama, bir platform, bir şirket, bir hareket. Ne kurarsanız kurun, şunu sorun kendinize: bu, bir çocuğun hayatını iyileştirir mi? Bu soru, her kararınızın pusulası olsun.
Neden Cesaret?
Şimdi size bir şey anlatacağım ki bunu anlatmak kolay değil. Babanız düştü. Bir kere değil, birçok kere.
Göç hikayemi okuduysanız bilirsiniz: Türkiye'den Amerika'ya gelmek, her şeyi sıfırdan başlamak demekti. Diplomanız var ama tanınmıyor. Deneyiminiz var ama farklı bir sistemden. Diliniz var ama aksanlı. Her kapıyı çalmak zorundasınız ve bazı kapılar açılmıyor.
Reddedildim. Başvurular geri döndü. "Overqualified" dediler, "underqualified" dediler, "not the right fit" dediler. Her reddin ardından evde sofraya oturdum, sizin yüzünüze baktım ve düşündüm: kalkmam lazım. Çünkü siz izliyorsunuz. Siz babanızın düştüğünü görüyorsunuz; kalktığını da görmeniz gerekiyor.
Bir iş başvurusu daha reddedildiği gün, kızım bana bir resim çizdi. Resimde büyük bir dağ vardı ve dağın tepesinde bir adam. "Bu sen baba," dedi. "Dağın tepesinde." O an fark ettim ki çocuklar bizim düşüşlerimizi değil, duruşumuzu hatırlıyor. O resmi hala çalışma odamda saklıyorum. Duvar kağıdı değiştirdim, mobilya değiştirdim, ama o resim yerinde duruyor.
Cesaret, korkmamak değil. Cesaret, korkuya rağmen adım atmak. Ben çok korktum. Yeni bir ülkede, yeni bir dilde, yeni bir hayatta. İlk konferans sunumumu hatırlıyorum: ellerim titriyordu, aksanımdan utanıyordum, slaytlardaki her kelimeyi beş kere kontrol etmiştim. Ama o kürsüye çıktım. Çünkü söyleyecek bir şeyim vardı ve aksanım onu söylememin önüne geçmemeliydi. Korkunun büyüklüğü, uğruna korkulan şeyin büyüklüğüyle orantılıydı. Ve ben sizin için korkuyordum. Sizin geleceğiniz için, sizin imkanlarınız için, sizin hayalleriniz için. Bu korku beni felç etmedi, harekete geçirdi.
Size cesaret bırakıyorum. Ama cesareti bir miras gibi düşünmeyin, kasada duran bir şey değil bu. Cesaret her gün yeniden kazanılır. Her sabah kalktığınızda, o gün neyin zor olacağını bildiğiniz halde yine de adım attığınızda, cesaret orada başlar.
"Umuntu ngumuntu ngabantu." Ben varım, çünkü biz varız. Ubuntu felsefesi, Afrika
Bu cümle benim pusulamdır. Ben tek başıma hiçbir şey değilim. Ben, annelerinizin sevgisiyle, sizin gülüşlerinizle, öğrencilerimin sorularıyla, meslektaşlarımın desteğiyle varım. Siz de öyle olacaksınız. Tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil, insanlıktır. Düşünce paylaşıldıkça büyür, yük paylaşıldıkça hafifler.
Neden İki Kültür?
Sizin en büyük zenginliğiniz iki diliniz, iki kültürünüz, iki pencereniz. Türkçe ile düşündüğünüzde dünyanın bir yüzünü görürsünüz, İngilizce ile düşündüğünüzde başka bir yüzünü. İki dil, iki pencere demek. Ve iki penceresi olan bir odada ışık her zaman daha bol olur.
Çift dilli büyümenin ne anlama geldiğini yazmıştım, ama rakamlarla ve araştırmalarla. Size burada başka bir şey söylemek istiyorum: iki kültür, sadece iki dil değil. İki sofra, iki bayram, iki gülme biçimi, iki ağlama biçimi, iki sevme biçimi.
Her Thanksgiving'de soframızda dolma olur. Hindinin yanında. Amerikalı komşularımız "what's this?" diye sorar, siz anlatırsınız: "It's dolma, grape leaves stuffed with rice." Her bayramda kapımız Amerikalı arkadaşlarınıza da açık olur. Onlar harçlık almayı öğrenir, siz turkey carving yapmayı. Bu karışım tuhaf mı? Belki. Ama tuhaf olan güzeldir. Tuhaf olan zengindir. Tuhaf olan, iki dünyanın en iyisini bir sofrada buluşturmanın cesaretidir.
Türkçenizi koruyun. Bu bir rica değil, bir vasiyet. Türkçe sizin kökenlerinize açılan kapıdır. Annenizin ninnisi Türkçeydi. İlk masallarınız Türkçeydi. Dedenizin fıkraları, babaannenizin duaları, teyzenizin kahkahaları hep Türkçeydi. Bu dili kaybetmek, o insanları kaybetmek demek. Bir dil sadece kelimeler değildir; bir dil, o dilde yaşanmış bütün anıların evidir.
Ama İngilizceniz de sizin. Bu dil sizi dünyaya bağlıyor. Bu dilde arkadaşlıklar kurdunuz, bu dilde gülüp ağladınız, bu dilde büyüdünüz. Bu iki dil arasında geçiş yapmak, bir cümlenin ortasında bir dilden diğerine atlamak, sizin süper gücünüz. Başkaları bunu garip bulabilir. Siz bilirsiniz ki bu, iki dünyayı aynı anda taşımanın dili.
Bir akşam yemekte kızım bir hikaye anlatıyordu, okulda olan bir şeyi. Başladı İngilizce, sonra duygulandığı yerde Türkçeye geçti, sonra arkadaşının söylediği bir şeyi İngilizce aktardı, sonra kendi yorumunu yine Türkçe ekledi. Bir cümlede iki kıtayı dolaşıyordu. Eşimle göz göze geldik. O an, tüm çift dilli eğitim emeklerimizin karşılığını tek bir cümlede aldık.
İki kültürlü olmak kolay değil. Bazen ne tam Türk hissedersiniz ne tam Amerikalı. Bazen "nereli" sorusuna ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Biliyorum, ben de yaşıyorum bunu her gün. Ama size söyleyeyim: bu belirsizlik bir eksiklik değil, bir genişlik. Siz dar bir kalıba sığmıyorsunuz çünkü kalıbınız geniş. Siz bir ülkeye ait değilsiniz çünkü iki ülke sizin eviniz. Bu, dünyanın size sunduğu en nadir hediyelerden biri.
Size Ne Bırakıyorum?
Para bırakamayabilirim. Büyük bir mülk bırakamayabilirim. Ama size dört şey bırakıyorum ve bunlar hiçbir kasada saklanmaz, hiçbir enflasyona yenilmez.
Birincisi merak. Her şeyi sorgulayın. Neden böyle? Daha iyi olabilir mi? Ya farklı yapsak? Bu sorular sizi rahatsız edecek, uykularınızı kaçıracak, bazen çevrenizdeki insanları yoracak. Ama aynı sorular sizi büyütecek. Merak, hayatın en ucuz ama en değerli yakıtıdır. Bir kitap, bir sohbet, bir gözlem; meraklı bir göz için her yer bir sınıftır.
İkincisi cesaret. Düştüğünüzde kalkın. Korkunca yine de adım atın. Yalnız hissedince yardım isteyin. Cesaretsiz zeka, rüzgarsız yelken gibidir; yerinde durur, güzel görünür ama bir yere gidemez.
Üçüncüsü empati. Karşınızdaki insanın hikayesini dinleyin, yargılamadan. Herkesin bir bavulu var, herkesin bir göçü var, herkesin bir ağırlığı var. O ağırlığı anlamak, insanlığın en soylu hali. Empati, karşınızdaki insanın ayakkabısını giymek değil; o ayakkabının nereden geldiğini merak etmektir.
Dördüncüsü öğrenme tutkusu. Okumayı bırakmayın. Soru sormayı bırakmayın. "Bilmiyorum" demekten utanmayın çünkü "bilmiyorum" her yeni bilginin kapısıdır. Ben elli yaşıma geldiğimde hala öğrenciyim. Her gün bir şey öğreniyorum: bir kelime, bir bakış açısı, bir hata, bir ders. Bu alışkanlığı size de geçirebilmiş olmayı diliyorum. Diploma duvarı süsler ama öğrenme tutkusu hayatı süsler.
Kapanış: Dışarısı Kar, İçerisi Sıcak
Pencereden bakıyorum. Kar yağıyor. Rhode Island kışları böyledir; sert, uzun, bazen acımasız. Ama evin içi sıcak. Kalorifer çalışıyor, mutfakta çay demlenmiş, yukarıda siz uyuyorsunuz.
Hayatımızın özeti bu aslında. Dışarısı her zaman biraz soğuk oldu. Göçmenlik soğuktu, yeni bir dil soğuktu, reddedilmek soğuktu, özlem soğuktu. Ama içerisi, yani bizim küçük dünyamız, her zaman sıcaktı. Sofrada bir tabak eksik olabilir, ama sevgi hiç eksilmedi. Duvarlar beyaz olabilir, ama hatıralarla rengarlendi.
Size dünyayı değiştirememiş olabilirim. Ama denedim. Ve bu denemek, sizin de denemeniz için yeterli bir miras olsun istiyorum. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Denemek zorundasınız. Düşmek zorundasınız. Kalkmak zorundasınız. Gülmek zorundasınız. Ve ara sıra durup pencereden kara bakmak zorundasınız; dışarısının soğuk olduğunu hatırlamak, içerisinin sıcaklığını daha iyi hissettirmek içindir.
Bu mektup bitmiyor aslında. Her gün yaşadığımız her an, bu mektuba yeni bir satır ekliyor. Birlikte pişirdiğimiz her dolma, birlikte kutladığımız her bayram, birlikte izlediğimiz her kar yağışı, bu mektubun devamı. Siz büyüyeceksiniz, kendi yolunuzu çizeceksiniz, belki bu mektubu yıllar sonra bir çekmecede bulacaksınız. O zaman bilmenizi istiyorum: her satır gerçekti. Her kelime tartılmıştı. Her duygu, o gece yarısının sessizliğinde, sizin uyurken nabzınızın ritmiyle yazılmıştı.
Bir gün belki siz de çocuklarınıza bir mektup yazarsınız. O zaman anlarsınız: bir ebeveynin çocuğuna bırakabileceği en değerli şey, ne yaptığının hikayesi değil, neden yaptığının hikayesidir. Ben size "neden"lerimi bırakıyorum. Sizin "neden"leriniz farklı olacak, olmalı da. Ama bir "neden"iniz olsun. Her sabah kalktığınızda, o gün neden uğraştığınızı bilen bir insan olun.
Ben sizin babanızım. Kusurlu, aksanlı, bazen yorgun, her zaman umutlu bir baba.
Ve sizi çok seviyorum. Kelimeler yetmiyor ama başka aracım yok. Bir akademisyen olarak hayatımı kelimelerle kazandım, ama "sizi seviyorum" derken kelimelerin ne kadar yetersiz olduğunu her seferinde yeniden keşfediyorum.
Sizin için, her zaman sizin için.
Babanız.
"Home is not where you live but where they understand you." Ev yaşadığın yer değil, anlaşıldığın yerdir. Christian Morgenstern
Sıkça Sorulan Sorular
Dr. Tüzel çocuklarına ne bırakmak istiyor?
Para ya da maddi miras değil; merak, cesaret, empati ve öğrenme tutkusu. "75.000 öğrenciye ulaştım ama asıl sizin için kurdum" diyerek, akademik ve girişimcilik kariyerinin arkasındaki asıl motivasyonun çocukları olduğunu vurguluyor. İki kültürlü büyümenin zenginliğini, Türkçe ve İngilizce dillerinin korunmasını ve her düşüşten kalkma cesaretini en değerli miras olarak tanımlıyor.

