Dört Mevsim Gurbet: Amerika'da Bir Yılın Anatomisi

New England sonbaharı, ilk kar, bahar çiçekleri ve yaz BBQ'leri. Dört mevsimde Amerika'yı keşfetme, özleme ve sahiplenme.

Dr. Sait Tüzel
Dr. Sait Tüzel

22 Mart 2026

Dört Mevsim Gurbet: Amerika'da Bir Yılın Anatomisi

"To everything there is a season." Ecclesiastes 3:1

Bir yıl dört mevsimden ibaret değildir. Bir yıl dört ayrı vatandır, dört ayrı özlemdir, dört ayrı uyanıştır. Gurbette yaşamak zamanı farklı kılar. Takvim aynı döner ama her mevsim başka bir yarayı açar, başka bir yarayı sarar. Türkiye'deki mevsimler tanıdık bir türkünün tekrar eden nakaratıydı. Amerika'daki mevsimler ise her seferinde sözlerini yeniden öğrendiğim yabancı bir şarkı.

Bu yazı bir yılın hikayesi. Ama herhangi bir yılın değil. Gurbetteki ilk tam yılın. Sonbahardan başlayıp yaza uzanan, dört mevsimlik bir anatominin kaydı. Her mevsimde bir renk, bir koku, bir ses, bir kırılma noktası. Her mevsimde "burası benim yerim mi?" sorusunun biraz daha değişen tonu.

Dört mevsim. Dört ayrı gurbet. Tek bir kalp.

Sonbahar: Renklerin Dili

New England sonbaharı bir resim değildir. Resimler durağandır, çerçeve içindedir, duvara asılır ve unutulur. New England sonbaharı bir yangındır. Yavaş, kontrollü, görkemli bir yangın. Ağaçlar alev alev yanar ama kimse söndürmez. Çünkü bu yangın yok etmez, dönüştürür.

Eylül sonunda başladı. Önce tekil yapraklarda, utangaç bir kızarıklık gibi. Sonra dal dal, ağaç ağaç, tepe tepe. Ekim ortasına geldiğimizde tüm New England bir palete dönmüştü. Kızıl, turuncu, altın sarısı, bordo, bakır. Türkçede bu renklerin hepsi için ayrı kelimeler var ama hiçbiri yetmiyor. İngilizce'nin "foliage" kelimesi bile yetersiz kalıyor. Bu manzaraya ancak sessizlik yakışıyor.

Bir cumartesi sabahı apple picking'e gittik. Elma bahçesi bir tepenin yamacındaydı. Çocuklar koşarak ağaçların arasına daldı. Hava serinmişti, o sonbahar serinliği ki ne soğuktur ne ılık, tam ortasıdır, bir hırka atarsın omzuna ve dünya mükemmeldir. Elmayı dalından kopardığımda avucuma sığan o soğuk, pürüzsüz yuvarlak beni şaşırttı. Türkiye'deki bahçelerden koparılan elmaları düşündüm. Dedemin bahçesindeki elma ağacı. Dalları eğik, gövdesi yaşlı, elmaları küçük ama öyle tatlı ki çarşıdan alınan hiçbir şey ona yetişemezdi. Buradaki elmalar daha büyüktü, daha parlaktı, daha düzgündü. Ama o tadı aramadım. O tadı burada aramak haksızlık olurdu.

Sonra pumpkin patch. Devasa bir tarlanın ortasında turuncu balkabakları dizili. Çocuklar en büyüğünü bulmak için yarışıyordu. Amerikalı aileler plaid gömlekleriyle, ellerinde pumpkin spice latte'leriyle dolaşıyordu. Bu manzara bir kliğeydi ama güzel klişeler de vardır ve bu onlardan biriydi. Ben balkabağının yanına çömelip fotoğraf çektirdim. Türkiye'deki arkadaşlarıma gönderdim. "Halloween mı kutluyorsun?" diye sordular. Hayır. Sonbaharı kutluyorum, dedim içimden. Ama bunu söylemedim. Bazı şeyler açıklanmayı hak etmez.

Sarı school bus her sabah sokağımızdan geçerdi. O otobüsün sarısı, sonbahar yapraklarının arasında, bir Amerikan tablosuydu. Çocuğum o otobüse binerken el salladığında ben kapıda durur, otobüs köşeyi dönene kadar bakardım. Her sabah aynı sahne. Ama her sabah farklı bir şey hissettim. Başlarda korku: bu ülkeye emanet ettiğim çocuğum güvende mi? Sonra alışkanlık: tamam, otobüs geldi, gitti, hayat devam ediyor. Ve sonunda, beklenmedik bir şey: aidiyet. O sarı otobüs benim de otobüsüm olmaya başlamıştı. Çocuğumu taşıdığı için değil, bir ritüele dönüştüğü için. Ritüeller insanı bir yere bağlar. Ve bağlanmak, ait olmanın ilk adımıdır.

"Mono no aware": Geçici olanın güzelliği karşısında duyulan hüzünlü hayranlık. Yapraklar gibi, mevsimler gibi, anılar gibi. Japon kavramı

Sonbahar bana geçiciliği öğretti. Her yaprak düştüğünde bir şey bitti ama her düşen yaprak toprağı besledi. Türkiye'den kopmuştum ama kopan parçalar boşluğa düşmemişti. Yeni bir toprağa karışıyordu, yavaş yavaş, fark edilmeyecek kadar sessiz.

Kış: Sessizliğin Sesi

İlk kar Kasım sonunda geldi. Tahmin ettiğim gibi gelmedi. Filmlerden bildiğim romantik, yavaş, pırıl pırıl kar değildi bu. Gece yarısı başladı, sabah kalktığımda dünya değişmişti. Pencereden baktım ve bir an nerede olduğumu unuttum. Her yer beyazdı. Sadece beyaz değil, sessiz. Kar yağdığında dünya sustuğunu biliyorsunuz değil mi? Arabaların sesi, kuşların sesi, rüzgarın sesi, hepsi bir pamuk yastığın altına gömülür. Kalan tek şey kendi nefesinizdir.

Dışarı çıktım. Verandanın basamaklarında on santim kar vardı. Ayağımı bastığımda o ses geldi. Karın altında ezilen kristallerin çıtırtısı. Türkiye'de de kar yağardı elbette. Ama oradaki kar başkaydı, buradaki kar başka. Orada kar bir olaydı, bir heyecandı, bir tatildi. Burada kar bir gerçeklikti. Haftalarca kalacak, hayatı yeniden düzenleyecek, rutinleri bozacak bir güç.

Snow day. Bu kavram Türkiye'de yoktu ya da farklıydı. Burada okul kapanır, çocuklar evde kalır, ebeveynler panik yapar. İlk snow day'imizde çocuklarla kardan adam yaptık. Burnuna havuç koyduk, gözlerine taş. Amerikan filmlerinden bildiğimiz her şeyi yaptık. Çocuklar kar meleği yaptı, kartopu attı, gülüştü. Ben fotoğraf çektim ve fotoğrafları çekerken fark ettim: bu anların kokusu yok. Türkiye'deki kar günlerinin kokusu vardı. Soba kokusu, çorba kokusu, ıslak yünün kokusu. Buradaki kar günlerinin kokusu merkezi ısıtma sisteminin kuru sıcaklığıydı. Steril, düzgün, konforlu. Ama o soba kokusunun yerini hiçbir şey tutamıyordu.

Kişisel Deneyim

İlk heating bill geldiğinde zarfı iki kez açtım. Yanlış olmalıydı. Üç yüz dolar. Tek ay. Türkiye'deki kış masraflarının tamamına yakın, burada bir ayın faturası. Eşimle göz göze geldik. "Kazakları çıkar," dedim. Termostatı iki derece düşürdük. Battaniyeyle oturup çay içtik. Kazak üstüne kazak giydik. Dışarıda eksi on, içeride tasarruf modunda bir aile. O gece battaniyenin altında, eşimin ayakları buz gibiydi ama güldük. "Türkiye'de soba olsa böyle olmazdı" dedim. "Türkiye'de soba olsa başka derdin olurdu" dedi. Haklıydı. Her coğrafyanın kendi faturası var.

Kış ilerledikçe bir şey keşfettim: sessizlik. New England kışı insanı eve kapatır ve eve kapandığınızda kendinizle başbaşa kalırsınız. Dışarıda kar, içeride düşünce. Akşamları pencere kenarında oturdum, dışarıda karanlık saat dörtte çökerdi, sokak lambaları yanar, kar ışığı geri yansıtır, dünya turuncu bir loşlukla kaplanırdı. O saatlerde Türkiye'yi düşündüm. Annemin "üşüme" demesini, babamın sobaya odun atmasını, kardeşimle camdan dışarıyı seyretmemizi. Burada soba yoktu, annem yoktu, kardeşim yoktu. Ama pencere vardı ve pencereden bakmanın ritüeli her yerde aynıydı.

İskandinavların "hygge" diye bir kavramı var. Karanlık gecelerde, soğuk kışlarda, içeride sıcaklık yaratma sanatı. Mumlar yakarsın, sıcak bir şey içersin, sevdiklerinle bir araya gelirsin. Kışın dışarısı düşmandır ama içerisi bir sığınak olabilir. Biz de kendi hygge'mizi yarattık. Türk çayı, battaniye, çocukların sesli kitap dinlemesi, eşimin elindeki örgü. Dışarıda New England kışı hüküm sürerken, içeride küçük bir Türkiye kurmuştuk.

"Hygge": Karanlığın ve soğuğun ortasında, bilinçli olarak yaratılan sıcaklık ve huzur. İskandinav kavramı

Kış bana dayanıklılığı öğretti. Soğuğun içinde sıcaklığı bulmayı. Karanlığın ortasında ışığı korumayı. Gurbette kış uzundur, geceler daha karanlıktır, sessizlik daha derindir. Ama o derinlikte bir şey büyür. Kökler kışın büyür, toprağın altında, kimse görmeden.

Bahar: Yeniden Başlamak

Mart ortasında ilk işaret geldi. Bahçedeki çıplak dalın ucunda, minicik bir tomurcuk. Neredeyse gözle görülmeyecek kadar küçük. Ama oradaydı. Kışın tüm o ağırlığından sonra, tüm o sessizlikten ve karanlıktan sonra, hayat geri dönüyordu. Bir tomurcuk. Bir söz. Bir fısıltı: "Bitti, geçti, şimdi yeniden başlıyor."

Bahar Amerika'da yavaş gelir. Türkiye'deki gibi bir sabah uyanıp her yerin yeşerdiğini görmezsiniz. Burada bahar bir müzakere sürecidir. Bir gün güneş açar, ertesi gün kar yağar, sonra yağmur gelir, sonra yine güneş. Doğa karar veremez gibidir, ileri geri gider, tereddüt eder. Tıpkı göçmenin iki vatan arasındaki tereddüdü gibi.

Nisan başında Washington'a gittik. Cherry blossom festivali. Kiraz ağaçlarının çiçek açması. Bunu yıllardır fotoğraflarda görmüştüm, sosyal medyada herkes paylaşırdı, pembe bulutlar gibi ağaçlar, altında yürüyen insanlar, Jefferson Memorial'ın arka planında. Güzel ama uzaktan bakıldığında sadece "güzel bir manzara" olan bir şeydi.

Orada olunca farklıydı. Tidal Basin'in kenarında yürüdüm. Kiraz ağaçları tam çiçek açmıştı. Pembe, beyaz, hafif rüzgarda titreyerek. Yapraklar dökülüyordu, yavaşça, dans eder gibi. Yerçekimine direnerek, havada süzülerek, son bir koreografi. Ve o an, beklemediğim bir an, gözlerim doldu.

Ağlamak için bir neden yoktu. Güzel bir manzara, güzel bir gün, çocuklar neşeyle koşuşturuyordu. Ama bahar çiçeklerinin ömrü birkaç gündür. O kadar uzun bir kıştan sonra açarlar, birkaç gün dururlar, sonra giderler. Bu geçicilik beni ezdi. Hayatın geçiciliği, güzelliklerin kırılganlığı, anların tekrarlanamayacağı. Türkiye'deki baharları düşündüm. Annemin balkon saksılarına sardunya dikmesini, babamın bahçe hortumunu çıkarmasını, sokaktaki çocukların akşama kadar dışarıda oynamasını. O baharlar artık benim değildi. Benim baharlarım artık buradaydı, kiraz ağaçlarının altında, Jefferson Memorial'ın gölgesinde, gözyaşlarımın arasında.

Kişisel Deneyim

Washington'dan döndükten sonra bahçeye çıktım. Toprak hala soğuktu ama yumuşamaya başlamıştı. Küçük bir çukur kazdım, içine annemin gönderdiği çiçek tohumlarını ektim. Ne olduklarını bile tam bilmiyordum. Annem "bunlar açar, merak etme" demişti. Ekti, suyunu verdim, baktım. Üç hafta sonra ilk filiz çıktığında, dizlerimin üstünde o minicik yeşilliğe baktım. Türkiye'den gelen bir tohum, Amerika toprağında büyüyordu. Tıpkı bizim gibi. O filizin ucundaki ilk yaprak, gurbette gördüğüm en güzel şeydi.

Bahar ilerledikçe dünya seslenmeye başladı. Kuşlar döndü, çim biçme makineleri çalıştı, komşular garajlarından çıktı, çocuklar sokaklara taştı. Kışın o içe kapanık sessizliğinden sonra, dünya yeniden konuşuyordu. Ve ben o konuşmanın artık bir parçasıydım. Komşuya el salladım, "nice day!" dedim. O da el salladı. Bu kadar basit. Ama bu basitliğin içinde aylar süren bir kışın, aylar süren bir yalnızlığın, aylar süren bir "ben buraya ait miyim?" sorusunun cevabı vardı.

Korelilerin "go-jin-gam-nae" diye bir deyişi var. Kışın ardından bahar mutlaka gelir. Acının ardından sevinç, karanlığın ardından ışık, ayrılığın ardından kavuşma. Bahar, kışa verilen en güzel cevaptır. Ve gurbette bahar, sadece bir mevsim değil, bir vaattir: dayanabilirsin, geçecek, yeniden başlayacaksın.

"Go-jin-gam-nae": Acı olan geçer, tatlı olan gelir. Kışın ardından bahar mutlaka gelir. Kore deyişi

Yaz: Özgürlük Mevsimi

Yaz geldiğinde dünya genişledi. Günler uzadı, akşam sekizde hala aydınlıktı, hava sıcaktı, insanlar dışarıdaydı. Kışın daraltıcı etkisi tersine dönmüştü. Her şey açıktı, her yer erişilebilirdi, her yön bir davetti.

İlk backyard BBQ'müz Haziran başındaydı. Mangal kurmak burada farklı. Türkiye'deki piknik kültürüyle karşılaştırmak haksızlık ama yapıyorsunuz işte, kendinize rağmen yapıyorsunuz. Orada meşe kömürü, burada propane gas. Orada ciğer, burada burger. Orada çay demliği, burada cooler dolusu bira ve limonata. Ama ateşin etrafında toplanmak, etin pişme kokusunun havaya karışması, çocukların çimenler üstünde koşması; bunlar aynıydı. Ateşin dili evrenseldir.

Komşuları da çağırdık. Mike ve ailesi, Karen ve ailesi, bir de iki sokak ötedeki Hint aile Sharma'lar. Mangalda hamburger, köfte, tandoori chicken bir aradaydı. Üç kültürün eti aynı ateşte pişiyordu. Mike "this is the best kebab I've ever had" dedi ve ben gülümsedim, çünkü o Türk köftesine "kebab" diyordu ama niyeti güzeldi ve niyet yeterdi.

Kişisel Deneyim

O BBQ'nun sonunda, çocuklar ateş böceği kovalıyordu. Firefly. Türkiye'de görmediğim bir şey. Karanlık çökerken, bahçenin her yerinde minik ışıklar yanıp sönüyordu. Çocuğum kavanoza birkaç tane yakaladı, getirdi gösterdi. Kavanozun içinde yanıp sönen ışıklar. "Baba, bunlar kendi ışıklarını kendileri yapıyor!" dedi. Haklıydı. Ve o cümle başka bir şey söyledi bana: biz de kendi ışığımızı kendimiz yapabilirdik. Gurbette kimse sana ışık tutmaz, kendi ateş böceğin olmalısın.

Temmuz'da road trip yaptık. I-95 boyunca kuzeye doğru. Araba dolusu bavul, çocuklar arka koltukta, GPS ekranda, otoban sonsuz bir şerit gibi uzayıp gidiyordu. Amerikan yaz tatilinin ritüeli buydu: araba, yol, yeni bir yer. Türkiye'deki yaz tatilleri memleketeydi; dedenin köyüne gitmek, aynı yere dönmek, tanıdık yüzleri görmek. Burada ise her yaz yeni bir yer, yeni bir coğrafya, yeni bir keşif. İkisi de güzeldi ama farklıydı. Biri kök, diğeri kanat.

Maine sahillerinde durduğumuzda okyanus kokusu vurdu yüzümüze. Tuzlu, yosunlu, nemli. Çocuklar kumda oynarken, ben kayalıkların üstünde oturdum ve ufka baktım. O ufkun ötesinde, binlerce mil sonra, Avrupa vardı. Ve Avrupa'nın ötesinde Türkiye. Okyanus beni ayıran şey olduğu kadar, beni bağlayan şeydi de. Aynı su, aynı dalga, aynı tuz. Bir ucu burada, bir ucu orada. Biz de öyle değil miydik?

Ağustos'ta Türkiye'ye gittik. Yaz tatili, aile ziyareti, çocukların dedeleriyle vakit geçirmesi. Havaalanında annem bizi bekliyordu. Sarıldık, ağladık, güldük. İlk birkaç gün cennet gibiydi. Annemin yemekleri, babamın çayı, sokağın sesi, komşunun selamı. Her şey tanıdık, her şey güzel, her şey yerli yerinde.

Ama birkaç gün sonra bir huzursuzluk başladı. Amerika'daki evimizi düşünmeye başladım. Bahçedeki çiçekleri kim suluyor? Posta kutusu doluyor mudur? Komşu Mike tatile mi çıktı? Garip bir şekilde, Türkiye'deyken Amerika'yı özlüyordum. Tıpkı Amerika'dayken Türkiye'yi özlediğim gibi. Göçmenlik bu işte: her zaman olmadığın yeri özlemek. Her zaman eksik bir parçayla yaşamak.

Dönüş günü geldiğinde bir ritüel daha yaşandı. Her dönüş bir vedadır. Her veda bir provadır, neyin provasıdır bilmiyorum. Belki kalıcı ayrılığın, belki de kabullenmişliğin. Annem kapıda durdu, babam bavulları arabaya koydu. "Yine gel" dedi annem. Her seferinde "yine gel" der. Her seferinde aynı ses tonuyla, aynı gözlerle, aynı titreyen dudaklarla. Ve her seferinde ben aynı şeyi söylerim: "Gelirim, merak etme." İkimiz de biliyoruz ki bu söz hem doğrudur hem yetersizdir.

Uçak kalkarken pencereden aşağı baktım. İstanbul küçülüyordu. Her seferinde biraz daha kolay mı oluyordu bu ayrılık? Hayır. Sadece tanıdık oluyordu. Acı azalmıyordu, acıya alışıyordum. İkisi çok farklı şeylerdir.

"Carpe diem": Günü yakala. Çünkü her gün bir mevsimdir ve her mevsim geçer. Latin deyişi

Döngünün Sorusu

Bir yıl döndü. Sonbahar geldi yine. Aynı yapraklar, aynı renkler, aynı elma bahçeleri. Ama ben aynı değildim. Bir yıl önce bu yapraklara bir yabancı olarak bakmıştım, şimdi ise tanıdık bir duyguyla bakıyordum. O duygunun adı nostalji değildi. Nostalji geçmiş içindir. Bu duygu şimdiki zaman için olan bir şeydi: tanıma. Bu ağacı tanıyorum, bu kokuyu tanıyorum, bu serinliği tanıyorum. Ve tanımak, sahiplenmenin başlangıcıdır.

Dört mevsimin döngüsü her yıl aynı soruyla bırakır beni: bu toprak artık benim mi?

Sonbaharda, yapraklar döküldüğünde, cevap belirsizdi. Güzel ama yabancıydı. Kışta, kar altında, cevap zorlaşmıştı. Soğuk, uzak, yalnız. Baharda, ilk çiçekte, cevap yumuşadı. Belki. Olabilir. Burada da bir şeyler büyüyebilir. Yazda, mangal dumanının arasında, cevap netleşmeye başladı. Evet, burada da ev kurulabilir. Ateş burada da yanar, et burada da pişer, gülüş burada da yankılanır.

Ve sonbahar tekrar geldiğinde, cevap biraz daha evet olmuştu.

Her mevsim bir katman ekliyor bu "evet"e. Her sonbahar biraz daha tanıdık, her kış biraz daha dayanılır, her bahar biraz daha umutlu, her yaz biraz daha özgür. Döngü her döndüğünde, ben biraz daha buralıyım. Türkiye'deki köklerimi kaybetmeden, Amerika'daki dallarımı uzatarak. Bir ağaç iki toprağa ait olabilir mi? Belki olamaz. Ama kökleri bir toprakta, dalları başka bir gökyüzünde olan ağaçlar da vardır. Ve o ağaçlar da meyve verir.

Bu toprak artık benim mi? Cevap her mevsim biraz daha evet.


Sıkça Sorulan Sorular

Gurbette mevsimler farklı hissediyor mu?

Evet, çok farklı. Gurbette her mevsim bir anıyı tetikler. Sonbahar Türkiye'deki okul açılışlarını hatırlatır, kış annemin "üşüme" demesini, bahar babamın bahçe işlerini, yaz memleketeki tatilin kokusunu. Mevsimler sadece bir takvim değişikliği değildir, her biri bir hafıza kutusunun kapağını açar. Zamanla bu anılar acı vermekten çıkıp bir zenginliğe dönüşür. İki coğrafyanın mevsimlerini birden taşımak ağırdır ama derindir. Her sonbahar iki sonbahar yaşarsınız: birini burada, birini hafızanızda. Ve bu çifte yaşam, zaman geçtikçe bir yük olmaktan çıkıp bir ayrıcalığa dönüşür.

mevsimlergurbetNew Englandsonbaharkışbaharyazpoetik