İki Vatan Arasında: Ev Kavramının Göçmeni

Ev Türkiye mi, Amerika mı? Costco'dan anneannenin mutfağına, ZIP code'dan postcode'a; ev duygusu nerede?

Dr. Sait Tüzel
Dr. Sait Tüzel

21 Mart 2026

İki Vatan Arasında: Ev Kavramının Göçmeni

"Oke nnem wu ogwe." Annemin sırtında evim var. Igbo atasözü

Bu cümleyi ilk okuduğumda havaalanındaydım. Hangi havaalanı olduğunu hatırlamıyorum; belki Istanbul, belki Newark. Artık havaalanları birbirine karışıyor. Ama o cümle, taşıdığım ağırlığa bir isim koydu. Ev bir yer değil; ev bir insanın sırtında taşıdığı şey. Bir koku, bir ses, bir alışkanlık. Bazen bir pişmanlık.

Ben ev kavramının göçmeniyim. İki coğrafya arasında sadece bedenim değil, "burası benim evim" duygusu da mekik dokuyor. Ve her geçiş, o duyguyu biraz daha yıpratıyor, biraz daha derinleştiriyor.

Göçmenlik hakkında çok şey yazılır. Vize süreçleri, kültür şoku, dil bariyeri. Ama kimse "ev" kelimesinin içinin nasıl boşaldığını, sonra yeniden nasıl dolduğunu, sonra tekrar nasıl boşaldığını anlatmaz. Bu yazı o boşalma ve dolma hikayesi. Bir akademisyenin değil, bir göçmenin; bir gözlemcinin değil, yaşayanın notları.

Ev, İlk Tanım: Duvarların Hafızası

Türkiye'deki ev, tanımlanmaya ihtiyaç duymayan bir şeydi. Sabah simit kokusunun sokaktan süzülmesi, mutfakta demliğin üstündeki çaydanlığın hafif tıkırtısı, annemin "çay hazır" sesiyle başlayan günler. Ev, açıklanması gerekmeyen bir dildi. Duvarlara sinmiş yıllarca biriken bir aşinalık; halının deseni, kapı kolunun soğukluğu, balkondan görünen çınar ağacı.

Ev, orada doğmuş olmanın verdiği bir haktı. Kimse sana "nereden geldin?" diye sormazdı çünkü cevap belliydi: buradan. Sokağın sesini tanırdın, bakkalın adını bilirdin, mahalle kedisi seni görünce kaçmazdı. Ev, seni tanıyan bir yerdi ve senin onu tanıman kadar, onun da seni tanıması önemliydi.

Türkiye'deki evin bir de zamanı vardı. Sabahın erken saatlerinde ezan sesi, öğleden sonra çocukların sokakta top oynama gürültüsü, akşamüstü komşunun kapısını çalıp bir tabak börek bırakması. Zaman orada farklı akardı; yavaş, katmanlı, tekrarlayan. Her gün birbirine benzerdi ve bu benzerlik bir sıkıntı değil, bir güvenceydi.

Kişisel Deneyim

Amerika'daki ilk evimize taşındığımız gün, boş oturma odasının ortasında durdum. Duvarlar bembeyazdı, kokusu boyaydı, sessizliği yabancıydı. "Bu duvarların anısı yok," dedim içimden. Türkiye'deki evde her çizik bir hikaye anlatırdı; burada ise her şey sıfırdı. Temiz, düzenli, steril. Bir hastane odası kadar "ev" hissettiriyordu. Eşim perdeleri asmaya başladı, ben hala kapıda duruyordum. Ayaklarım eşiği geçmek istemiyordu; sanki içeri adım atarsam Türkiye'deki evi terk ettiğimi kabul edecektim.

O ilk gece yatağa uzandığımda tavanı seyrettim. Tavan beyazdı, dümdüzdü, tanımadığım bir tavanın altında uyumaya çalışıyordum. Türkiye'deki yatak odamın tavanındaki küçük çatlağı düşündüm; yıllarca o çatlağa bakarak uyumuştum. Burada çatlak yoktu. Burada henüz hiçbir şey yoktu. Dışarıdan bir ambulans sireni geçti; tanımadığım bir sesin, tanımadığım bir şehirde, tanımadığım bir evde yankılanması. O an fark ettim ki ev sadece duvarlar değil, duvarların içindeki sessizliğin bile tanıdık olması.

Ev, hafızanın duvarlara sinmesiydi. Ve bu duvarlar henüz boştu.

Ev, Amerika'da Şekilleniyor: Beklenmedik Anlar

Ev duygusunun Amerika'da ne zaman başladığını tam olarak söyleyemiyorum. Büyük bir an, dramatik bir kırılma noktası olmadı. Filmlerdeki gibi bir sahne yoktu; ne bir bayrak sallandı ne bir müzik yükseldi. Küçük, neredeyse fark edilmeyecek anlarda sızdı hayatımıza. Musluğun akış sesini tanımaya başladığımda, kapı zilinin tonunu ayırt ettiğimde, komşunun çim biçme makinesinin sesini "cumartesi sabahı" ile eşleştirdiğimde.

Bir cumartesi sabahı Costco'nun devasa rafları arasında yürürken, Türk çayı gördüm. Rize çayı. Tanıdık bir paketin orada, o devasa Amerikan marketinin bir köşesinde durması beni şaşırtmaktan öte duygulandırdı. Sepete koyarken elim titredi mi? Hayır, ama içimde bir şey yumuşadı. Bu ülke benim çayımı da taşıyordu. O akşam o çayı demledim. Kokusu mutfağı sardığında eşimle göz göze geldik; ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk ama söylemedik. Bazı şeyler söylenmeden de anlaşılır.

Sonra küçük ritüeller oluştu. Pazar sabahları farmer's market'e gitmek, orada buldugumuz domates ve naneden bir Türk salatası yapmak. Garajda çay ocağı kurmak (komşular garipsedi ama alıştılar). Yağmurlu günlerde pencere kenarında oturup Türkçe bir kitap okumak. Bu ritüeller, yeni duvarların üzerine ilk çivileri çakmak gibiydi.

Sonra çocuklar oldu. Çocukların "ev" kavramıyla ilişkisi bambaşka. Onlar mahalledeki ağacı sahiplendi, sokağın köşesindeki yangın musluğunu bir nirengi noktası yaptı, komşunun köpeğinin adını öğrendi. "Baba, eve gidelim," dediklerinde kastettikleri yer artık burası olmuştu. Onların dilinde "ev" kelimesi tek bir adrese işaret ediyordu ve o adres Amerika'daydı.

Bir Kasım akşamı komşumuz Thanksgiving'e davet etti. Karen ve ailesi, uzun bir masanın etrafında bize yer açmıştı. Hindi kokusu tüm evi sarmıştı. Ben Türkiye'deki bayram sofralarını düşündüm; orada da böyle uzun masalar kurulur, tanımadığın insanlar bile sofraya otururdu. O bayram sofrasının hikayesini daha önce yazmıştım. Karen'ın "you are family" demesi, ev duygusunun bir coğrafyaya değil bir sofraya ait olduğunu hatırlattı.

Yavaş yavaş, farkında bile olmadan, o beyaz duvarlar dolmaya başladı. Çocukların boylarını işaretlediğimiz kapı pervazı, mutfaktaki çay lekesi, girişteki ayakkabılık (Amerikalılar ayakkabıyla girerdi ama biz hala çıkarıyorduk). Buzdolabının kapağındaki mıknatıslar: biri İstanbul'dan, biri Grand Canyon'dan. Bahçedeki domates fidesi; Türkiye'den getirdiğimiz tohumlardan yetişen, Amerikan toprağında büyüyen bir şey. Tıpkı bizim gibi.

Ev, kendini yeniden yazıyordu. Eski dili unutmadan yeni bir dil öğreniyordu.

Tamamlanmamışlığın Güzelliği

Göçmenliğin ortasında, iki kültür arasındaki o belirsiz alanda yaşarken, beklemediğim bir yerden bir kavram buldum. Japonların "wabi-sabi" diye bir felsefesi var.

Wabi-sabi: Tamamlanmamış, kusurlu ve geçici olanın güzelliğini kabul eden Japon estetik felsefesi. Çatlamış bir çay kasesinin altın ile onarılması (kintsugi) bu felsefenin en bilinen ifadesidir.

Ben göçmenliğin wabi-sabi'si içinde yaşıyorum. Ne tam Türkiyeliyim artık, ne tam Amerikalı. İki kültürün arasında çatlamış bir çay kasesiyim; ama o çatlaklar altınla değil, anılarla dolu. O çatlakların içinden bazen simit kokusu sızıyor, bazen Thanksgiving hindisi.

Bu tamamlanmamışlık yıllarca beni rahatsız etti. "Bir yere ait ol," diyordu içimdeki ses. "Bir tarafı seç." Ama wabi-sabi bana başka bir şey fısıldıyor: tamamlanmamış olan da güzeldir. Belki de iki yere birden ait olmanın verdiği huzursuzluk, aslında bir zenginliktir. Belki de ev, hiçbir zaman tam olarak "bitmemesi" gereken bir kavramdır.

Kırık olan her şey onarılmak zorunda değil. Bazen kırıklığın kendisi bir bütünlük biçimidir.

Bir keresinde kızıma wabi-sabi'yi anlatmaya çalıştım. "Bak," dedim, "bu çay bardağının kenarı biraz çipik. Ama atamayız, çünkü bu çipik onun hikayesi." Kızım bardağa baktı, sonra bana baktı ve "baba, biz de biraz çipik miyiz?" dedi. Yedi yaşında bir çocuğun, göçmenliğin felsefesini tek bir cümleyle özetlemesi mümkünmüş.

Ev, Türkiye'ye Dönünce: Misafir Olmak Kendi Vatanında

Kişisel Deneyim

İstanbul'a indiğimde her şeyi biliyordum. Havaalanının kokusunu, taksi şoförlerinin konuşma tarzını, sokaktaki kestane satıcısının duruşunu. Ama bir şey değişmişti; ben. Annemin evine girdiğimde terlikleri giydim, çayı içtim, balkona çıktım. Her şey aynıydı. Ama ben o evin içinde bir "misafir" gibi hissettim. Kendi annemin evinde, kendi büyüdüğüm sokaklarda, bir turist kadar yabancı değil ama bir ev sahibi kadar da yerli değil.

Bu duygu göçmenliğin en acı paradoksudur. Gittiğin yer seni tam kabul etmez, döndüğün yer seni tam tanımaz. İkisinin arasında, havaalanlarının arafında kalırsın.

Türkiye'deki arkadaşlarım "ne güzel, Amerika'da yaşıyorsun" derken, ben onlara Türkiye'de yaşamanın ne kadar güzel olduğunu anlatıyordum. İkimiz de birbirimizin hayatını romantize ediyorduk. Onlar benim Costco'mu hayal ederken, ben onların simitçisini hayal ediyordum. İkimiz de haklıydık ve ikimiz de yanılıyorduk.

Sokakta yürürken bile bir şeyler değişmişti. Eskiden gözüm kapalı bildiğim yollar daralmış, binalar büyümüş, eski bakkal yerinde bir zincir market açılmıştı. Mahalle beni beklememiş; hayat devam etmiş. Ben de devam etmiştim ama farklı bir yöne. Şimdi aynı caddenin iki ucunda, birbirimizi uzaktan seyreden iki eski dost gibiydik.

Dönüş uçağında pencereden dışarı bakarken kendime sordum: "Hangi eve dönüyorum?" Uçak İstanbul'dan kalktığında Türkiye'deki evden ayrılıyordum. Amerika'ya indiğimde Amerika'daki eve varıyordum. Ama ikisi de tam olarak "dönmek" hissi vermiyordu. Birinden ayrılmak her zaman diğerine ihanet gibi geliyordu. Pasaport kontrolünde iki pasaport arasında seçim yaparken, hangisini önce uzatacağıma karar verirken bile bu ikiliği yaşıyordum. İki kimlik, iki belge, iki ülkenin mührü. Ama tek bir ben.

Anneannemin mutfağının kokusunu düşündüm. Yoğurduğu hamur, kaynayan çorba, pencereden giren ıhlamur kokusu. Ellerinin un içindeki hali, bana seslenmeden önce gözlüğünü düzeltmesi, ocağın başında mırıldandığı türkü. O mutfak artık yok; anneannem de yok. Ev dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu, ne kadar geçici olduğunu ancak kaybolduğunda anlıyoruz. Ve bazen, Amerika'daki mutfağımda hamur yoğururken, ellerime bakıp anneannemin ellerini görüyorum. O an, iki kıta arasındaki mesafe bir hamur tahtası kadar küçülüyor.

Sofra: Ev Kavramının Sabit Noktası

Yıllar içinde fark ettim ki "ev" dediğim şeyin değişmeyen tek unsuru sofra. ZIP code değişir, posta kodu değişir, duvarların rengi değişir, pencereden görünen manzara değişir. Ama bir sofranın etrafında toplanmak, ekmeği bölmek, birlikte yemek; bu değişmiyor.

Türkiye'de kahvaltı sofrasının ortasındaki peynir tabağı, Amerika'da Thanksgiving hindisi, Japon mutfağında bir kase miso çorbası. Dünyanın her yerinde insanlar bir masanın etrafında bir araya gelince "ev" oluyor. Sofranın dili evrenseldir; hiçbir çeviriye ihtiyaç duymaz. Ekmek kırmak, çorbayı paylaşmak, birlikte doymanın sessiz mutluluğu. Bunlar her kültürde, her coğrafyada aynı anlama gelir: sen buradasın, ben buradayım, birlikte buradayız.

Bizim evimizde sofra ikili bir kimlik taşıyor. Yanyana duran zeytinyağlı sarma ve mac & cheese. Çay bardağının yanındaki kahve kupası. Çocukların "baba, turkey mu yapıyoruz, köfte mi?" sorusu. Bu sofra ne tam Türk ne tam Amerikan; tıpkı bizim gibi, ikisinin arasında, ikisinden de beslenmiş bir şey.

Ve belki de "ev" tam olarak bu: birden fazla lezzeti aynı masada barıştırabilmek. Mükemmel bir uyum değil; bazen zeytinyağlı sarma ile mac & cheese yanyana tuhaf durur. Ama tuhaf olan, çirkin değildir. Tuhaf olan, cesurdur. İki dünyayı bir tabakta buluşturmaya çalışmanın cesareti.

Evin Yeni Tanımı

Artık "ev neresi?" sorusuna net bir cevap vermiyorum. Bu soruyu genellikle Amerikalı meslektaşlarım sorar, sohbet başlatmak için, masum bir merakla. "Where are you from?" derler. "Originally?" diye eklerler, sanki benim bir "orijinal" versiyonum varmış, bir fabrika çıkışı halim. Bu soruyu soran kişiye bazen gülümsüyorum, bazen de uzun uzun bakıyorum. Çünkü cevap basit değil. Cevap, bir havaalanı aktarmasında iki boarding pass'a birden bakmak kadar karmaşık.

Ev, Türkiye'deki çınar ağacının gölgesi. Ev, Amerika'daki garajın önünde çocukların bisiklet sürmesi. Ev, annemin telefonda "yemek yedin mi?" demesi. Ev, komşu Karen'ın kapıya bıraktığı elmalı turta. Ev, anneannemin artık var olmayan mutfağı. Ev, Costco'daki Rize çayı paketi.

Ev, belki de hiçbir yerde tam olmayan ama her yerde parçaları bulunan bir bulmaca.

Ben bu bulmacayı çözmeye çalışmayı bıraktım. Parçaları toplamayı, her birini avucumda tutmayı, hiçbirini kaybetmemeye çalışmayı öğrendim. Tamamlanmamışlığın güzelliğini kabul ettim. İki vatan arasında ev aramak yerine, iki vatanı da eve dönüştürmeyi seçtim.

Her ikisini de tam olarak başaramadığımı biliyorum. Belki de tam olarak başarmak mümkün değildir; belki de ev, tamamlanmış bir proje değil, süregelen bir inşaattır. Her gün bir tuğla koyarsın, her gece bir tuğla düşer. Ama sabah yine koyarsın. Bu ısrar, bu inatçı inşaat, belki de "ev" kelimesinin en dürüst tanımıdır.

Kişisel Deneyim

Geçen yaz İstanbul'dan dönerken, uçak Newark'a yaklaşırken pencereden New Jersey'nin ışıklarını gördüm. Yanımdaki kızım "baba, evimiz görünüyor mu?" dedi. O an, o tek cümleyle, yıllardır çözemediğim bulmacaya bir cevap daha eklendi. Ev, bir çocuğun pencereden dışarı bakıp tanıdığı ışıklardır. Ev, "görünüyor mu?" diye sorabilecek kadar ait hissetmektir.


"Home is not where you are from, it is where you are going."

Ev, geldiğin yer değil; gittiğin yerdir. James Baldwin

Belki de Baldwin haklıdır. Ev, geçmişte bıraktığımız yer değil, her sabah uyanıp yeniden inşa ettiğimiz yerdir. Ve ben, her sabah iki tuğla koyuyorum: birini Türkiye'den, birini Amerika'dan.

Duvarlar yükseliyor. Çatlaklar oluşuyor. Ve o çatlakların arasından, iki vatanın kokusu birbirine karışıyor.

Bazen sabah uyanıyorum ve bir anlığına nerede olduğumu bilmiyorum. Pencereden gelen ışık Türkiye'nin mi, Amerika'nın mı? Sonra mutfaktan çay kokusu geliyor, çocukların İngilizce kahkahası duyuluyor ve anlıyorum: buradayım. Her neresiyse "burası," buradayım.

Bu, benim evim.

gurbetev kavramıgöçmen kimliğiaidiyetiki kültürkişisel deneyim